Ana Sayfa  

Ana Sayfa
İvHP Hakkında
Yürütme Kurulu
Bilgi/Belge
Kamuoyuna
Duyurular
Etkinlikler
Linkler
Açık Radyo'da
Bilgi Çağının Hukuku
Sansüre Hayır

 

Internet ve Hukuk Platformu Elektronik Yleti?im A?y
İvHP Elektronik İletişim Ağı'na Üye Olmak İçin Tıklayınız.

 


Arşiv

Elektronik haberleşme tasarısı yasalaştı


ÇETİN ÖZEK

Av. Fikret İLKİZ

16 Temmuz 2008 tarihli birkaç haber Prof. Dr. Çetin Özek hakkındaydı.

“Türkiye’nin önemli ceza hukukçularından Prof. Dr. Çetin Özek 74 yaşında hayatını kaybetti”.

1934 yılında Çorum’da doğduğu, 1956’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdiği, 1961’de “Türkiye’de Laiklik” konulu teziyle doktorasını verdiği, 12 Mart döneminde üniversiteden uzaklaştırıldığı, 12 Eylül 1980’den sonra YÖK’ün kurulmasının ardından İstanbul Üniversitesinden emekliliğini istediği, bazı gazetelerde yöneticilik yaptığı, avukatlık görevi sırasında bir çok davada savunmanlık üstlendiği ve en önemlileri arasında “Devlet Başkanına Karşı İşlenen Suçlar”, “Devlete Karşı Suçlar”, “Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu”, “Türkiye’de Gerici Akımlar” ve “Devlet ve Din” gibi çok sayıda kitabı bulunduğu “haber” oldu…

Çetin Özek için ilk tören 17 Temmuz 2008’de İstanbul Üniversitesi’nde saat 14.00’te yapıldı. Teşvikiye Camii’nde ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından Kozlu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Çok az sayıda gazeteci Üniversitedeki törene ve cenazesine katıldı.

Mensubiyeti İstanbul Üniversitesi olan çok az sayıda öğretim üyesi törene ve cenazesine katıldı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden ve emekli olanlardan çok az sayıda kişi törene ve cenazesine katıldı.

Çok az sayıda avukat Üniversitedeki törene ve cenazesine katıldı.


Törene ve cenazeye katılan “çok az sayıdaki” gazeteci, öğretim üyesi ve avukatlar Çetin Özek’i aslında çok iyi tanıyanlardı. Sayının azlığı galiba çokluğundan iyi oldu…Onu seven ve son yolculuğuna uğurlamak istedikleri halde katılamayanların aradığı “insanlardı” cenazesine katılanlar…Çünkü bizler, onu her haliyle çok seviyorduk

İstanbul Üniversitesi Merkez Bina içindeki çıplak kaldırım taşları üzerinde toplanan insanlardı gerçekten Prof. Dr. Çetin Özek’i uğurlayanlar. Çok az insandılar ama vardılar…Geçmişi iyi biliyorlardı. Onların bildiklerini yan yana getirseniz geçmiş tarihimizden kimler utanç duyardı bilinmez ama; insanca yaşamanın, sevinmenin, üzülmenin, korkmanın, bilim adamı olmanın ya da insan olmanın izlerini görebilirdiniz…

Birkaç insan, onun hakkında çıplak kaldırım taşları üzerinde Merkez Binanın ortasında söylenen birkaç söz…Prof. Dr. Çetin Özek için söylenenler arasına sıkışmış kalmış birkaç gerçek… Gerçekler arasında gerçekten Özek’in yüreğini yansıtan duygusallık…

Prof. Dr. Çetin Özek huysuz mu huysuzdu! Geçinmesi çok zordu. Çok sigara içerdi. Çok çabuk kızar ve çok çabuk öfkelenirdi. Hiddetlenince çok bağırırdı. İstanbul Üniversitesindeki törene katılanların çoğunluğu bunları ve bundan fazlasını bilenlerdi. Aslında herkes bilirdi, o çocuk gibiydi. Onun için böyleydi. O insanları çok severdi. Yufka yürekliydi. Çok çabuk kızardı ama sonradan çok üzülürdü yaptıklarına...Çok çalışkandı. Çok disiplinli bir ceza hukukçusuydu. İnsancıl ceza hukukunun ne olduğunu öğreten oydu. Kimsenin görmediğini görürdü. ® harfini söyleyemezdi. Çok şık giyinirdi. Neşeli bir hocaydı. Derste öğrencileri karşısında ceketinin önünü iliklerdi. (1) Numaralı amfideki söylevleri çok coşkuluydu…

İnsandı…

İşte böyle biriydi. Üniversitedeki törende konuşan Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, "Çetin, bizim kuşağımızın ceza hukukçularının en iyisiydi" dedi. En iyisiydi gerçekten…

Düşünce ve ifade özgürlüğünü, halkın bilgi edinme hakkı ile basın özgürlüğü arasındaki ilişkinin ne olduğunu o öğretti…

Dr. Çetin Özek imzasıyla yazılmış olan “Türkiye’de Laiklik – Gelişim ve Koruyucu Ceza Hükümleri” adlı eseri İstanbul Üniversitesi’nin 960, Hukuk Fakültesi’nin 200 nolu kitabı olarak İstanbul’da 1962 yılında Baha Matbaasında basılmıştır. Doktora tezidir.

Özek’e göre; Türkiye’de laiklik temel bir Anayasa kuralıdır. Siyasi müesseseler laik bir düzen içinde kurulmuştur. Özek’in “gelenekçi” olarak adlandırdığı “mürteci-gerici” kesim laikliğe karşıdır. Bu nedenle gelenekçilerin laik düzene karşıt olan davranışları ceza hükümleri ile cezalandırılmalıdır. Çünkü; “Her devlet düzeni bir takım ideolojik prensiplere dayanır.Bu ideolojik prensipler boş birer kalıp olmakla kalmaz ve müesseselerin şekillenmesinde temel karakter rolünü oynar. Devlet, bu ideolojik karakterleri kendi varlığını, mevcut devlet düzenini korumuş olur. Devlet, siyasi yapıda esas rolü oynayan, sosyal, ekonomik siyasi ve hukuki temellerini korumak mecburiyetindedir. İşte aynı şekildi, laiklik de, devletin siyasi kuruluş tarzının ana temellerinden biridir. İktidarlar, siyasi bütün içinde, laik esaslara göre şekillenmiştir”

Güle güle Hocam. Işıklar içinde yat…

Etiketler: ,




'MSN' ve 'E-Posta' hırsızına ceza - Hürriyet


Emniyet bizim bilgimiz dışında dinleme yapabilir / Güncel / Milliyet İnternet


GİZLİ DİNLEMENİN GİZLİLİĞİ - Av. Fikret İLKİZ

Gerekçeye göre; “…devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine ve genel güvenliğine, emniyet ve asayişine, halkımızın can ve mal güvenliğine ve ülkemizin içinde bulunduğu demokratik sürecin sekteye uğratılması için eylem arayışı içerisindeki terör örgütlerinin ileriye dönük stratejilerinin önceden tespit edilebilmesi ve özellikle Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği genel seçimleri ile ilgili meydana gelebilecek muhtemel provakatif olayların önüne geçilmesi, muhtemel eylemlerin planlama ve hazırlık aşamasında deşifre edilebilmesi amacıyla, özellikle bombalama eylemlerinde bombaların aktif hale getirilmesinde GSM telefonlarının kullanılması sebebiyle…” Emniyet tarafından telefon detay kayıtlarının alınması için Mahkemeden karar verilmesi istenilmiş. Bir başka gerekçeye göre; “….kendi sorumluluk sahasında başta terör örgütü PKK/Kongra-Gel olmak üzere diğer organize suç örgütlerinin olası eylemleri ile örgütlerin ileriye dönük stratejilerinin önceden tespit edilebilmesi, meydana gelebilecek olayların önüne geçilebilmesi, planlama ve hazırlık aşamasında ortaya çıkarılabilmesi, derhal önleyici ve koruyucu tedbirlerin alınabilmesi maksadıyla…” bu kez Jandarma Mahkemeden telefonların dinlenilmesi talebinde bulunmuş…

Her iki talepte de kim, neden dolayı dinlenecek ve neden kayda alınacak? Belli değil.

Buna karşılık acaba her iki kolluk gücü her türlü muhaberatın dinlenmesi için Mahkemeden nasıl bir “kayıt” istemiş? Kamu kurum ve kuruluşlarının telefonları ve iletişim araçlarına ait bilgileri hariç olmak üzere, Mahkemeden “…yurtdışı çıkışları dahil olmak üzere Türk Telekom A.Ş. tarafından işletilen sabit telefon veya mobil (NMT), Turkcell, Vodafone (TELSİM) ve Avea A.Ş. tarafından işletilen ve telefon üzerinde yapılan iletişime ait tüm detay bilgilerinin (arayan, aranan ve Cell ID), kullanıcı ve makine bilgilerinin, GPRS bağlantıları ile GPRS üzerinden internet bağlantılarının, SMS alıp gönderme bilgilerinin, internet üzerinden DATA transferi ve DATA hattı üzerinden haberleşme bilgilerinin, faks bilgilerinin, abone bilgileri detay kayıtlarının (isim, adres, kimlik, kimlik fotokopisi, hattın hangi bayiden ve ne zaman alındığı) alınmasına, söz konusu bilgilere ilişkin detay kayıtlarına ait datalarının canlı (on-line) olarak alınmasına…” yargıç tarafından karar verilmesi talep edilmiş.

Buna “teknik takip” deniliyor. Emniyet ve Jandarmanın talepleri 3 er aylık sürelerle ve uzatılarak Mahkemeler tarafından kabul ediliyor. Bu durumda herkes dinlenebilir. Herkes dinlenmiş..Hatta başka biri dinlenirken siz de dinlemeye “takılabilirsiniz”… Güvenlik adına terk edilen özgürlükler yerine geçen bu tür mahkeme kararlı dinlemelerle herkesin “muhaberatı” izlenmektedir. Kayda alınmaktadır.

Basından bildiğimiz kadarıyla, bu tür talepler üzerine verilen mahkeme kararlarından Emniyetin isteğiyle ilgili olana değil ama Jandarma ile ilgili olan karara Adalet Bakanlığı tarafından yazılı emir yoluyla itiraz edildi. Ancak o zaman öğrenebildik ki; herkes dinlenmektedir. Dinlenmiştir…

Yargıtay 9.Ceza Dairesi 2008/874 Esas, 2008/7160 Karar ve 4.6.2008 tarihli kararı ile “teknik takip” kararı veren Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/6522 Tek.Tak. 19.12.2007 tarihli kararının bozulmasına karar verdi. 9 Ceza Dairesinin bu kararına göre; Anayasa'nın 22. maddesi gereğince kural olarak herkesin haberleşme özgürlüğü vardır ve korunmalıdır. Haberleşmenin gizliliği esastır. Kararın devamında ise; “Ancak, ulusal güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerine dayalı olarak hakim kararıyla gizlilik kuralı askıya alınabilir. Tarafı olduğumuz ve onaylamakla iç hukuk mevzuatına dahil ettiğimiz "Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi"nin 8. maddesinde de herkesin haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu kurala bağlanmış olup, bu hakka bir kamu otoritesinin müdahalesinin, ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda gerekli olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabileceği belirtilmiştir.”.

Yargıtay kararında hangi hallerde iletişimin tespit edilebileceğine dair yasal düzenlemeleri sıralıyor. Bu yasalarda sınırları belirlenen çerçevede ve kolluk güçlerinin sadece “kendi sorumluluk alanları ile sınırlı olarak” ve hakim kararı ile iletişimin tespitini, dinlenmesini ve kayda alınmasını mümkün görüyor. Yargıtay 9 Ceza Dairesi “dinleme” konusundaki yasal düzenlemelerin amacı ne olursa olsun hiçbir kuruma; demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanları şüpheli görerek ülke genelini kapsayacak şekilde iletişimi dinleme-izleme-kayıt yapma hak ve yetkisi verilemeyeceğini karara bağladı. Talepte bulunan kolluk birimlerinin bulundukları yerler itibariyle yetkili olan ağır ceza mahkemelerine başvurabileceklerini, o mahkeme üyeleri yargıçlarının da sadece kendi yargı çevreleri ile ilgili karar verebileceklerine hükmetti. Böylece Yargıtay 9 Ceza Dairesi “sınırsız bir yetki verilmesi suretiyle iletişimin tespit edilerek dinlenilmesine” dair yargı kararı verilemeyeceğinden dolayı kararı bozdu.

Demek ki, Yargıtay 9 Ceza Dairesi kararına göre; Türkiye genelinde Aralık 2007-Haziran 2008 arasında altı ay süreyle hepimizin telefonları dinlenmiş, faksları, isim, adres, kimlik bilgileri, hattın bile hangi bayiden ne zaman alındığı dahil, internet bağlantıları dinleme-izleme-kayıt altına alınmış. Çünkü herkes suç işleyecek potansiyel şüpheli görüldüğünden dolayı…

Yargıtay 9.Ceza Dairesinin kararı açıklanan gerekçesiyle doğrudur ama çok önemli eksiklikleri vardır. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi yargıçların “tüm Türkiye genelinde dinleme yapılması” konusunda karar vermeye yetkili olmadıklarına karar veriyor. Ancak; hangi şahsın, hangi telefonunun, hangi nedenle ve neden dinleneceği konusunda kolluk kuvvetlerinin taleplerinde herhangi bir açıklık bulunmasa bile; kolluk birimleri bulundukları yerler veya “alan” itibariyle bu tür “dinleme” kararı vermeye yetkili olan Mahkemelerden talepte bulunabilecektir….Bu tür bir talep hukuka aykırıdır. Yargıtay kararına göre tüm Türkiye’nin dinlemesi konusunda karar da verilemez. Yargıçların böyle “yetki”leri yoktur. Bu taleplerin reddi gerekir; ama lokal veya sadece dinlenecek alan belirtilirse bu tür bir talebin kabulü mümkün müdür acaba? Görüşümüze göre mümkün olmamalı…Öncelikle “esas” bakımından ve sadece güvenlik adına muhaberatın gizliliği ihlal edilemez. Temel hak ve özgürlükler göz ardı edilerek dinleme kararı verilemez. Gizli dinleme için verilen yargı kararlarının hak ihlaline neden olmaması gerekir. Hukuka aykırı davranmak, hukuk devletinde mazeret değildir.

Gizli dinlemenin gizliliği hukuk yoluyla ortadan kaldırılmalıdır. Gizli dinlemenin hukuki meşruluğu sağlanmadan, muhaberata yapılacak her müdahale hukuka aykırıdır. İleri sürülecek her gerekçe ve hukuk devletinin demokratikliği de laftır…

Etiketler: , ,




5651 ABANT TOPLANTISI


CEPS - TBV Konferansı

Sunumların bir bölümü TBV web sitesinde!
TBV ve CEPS tarafından ortaklaşa düzenlenen konferans kapsamında, telekomünikasyon sektörünün geleceğini belirleyecek olan ve halen Avrupa Birliği’nde teklif aşamasında bulunan konuların ele alınması, mevcut durumun ortaya konması ve sektörün karşılaştığı sorunların değerlendirilmesi yapıldı. Türkiye’nin bu tablo içerisindeki konumunun ele alınmasının ardından bilgi toplumu olma konusunda ev ödevlerimiz değerlendirildi Konferansta özellikle telekomünikasyon alanındaki gelişmelerin Türkiye’ye olası etkileri üzerinde duruldu, politika belirleyici ve uygulayıcı kurum yetkililerinin görüşlerine başvuruldu.



"AB UYUM KOMİSYONU VE 301"

Av. Fikret İLKİZ

TBMM Adalet Komisyonu ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak’ın; TCK 301 madde değişikliğine dair kanun teklifini Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın teklifi ile birleştirerek görüştü. Raporunu yazdı.

Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Raporu 17.04.2008 tarihli Raporunda; yapılan kanun tekliflerini ülkemizin Avrupa Birliği uyum süreci ile “doğrudan ilgili olduğu hususunun açık olduğu”nu ifade etmiş. Yani Komisyon yeni bir görüş üretmiyor, bilineni tekrarlıyor. Raporda; “2005 yılından itibaren Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan ilerleme raporlarında, 301. maddenin ifade özgürlüğünü sınırlayıcı etkisi üzerinde durulduğu ve maddenin AB standartları ile uyumlaştırılmasının önerildiği” yazılı. Teklifi görüşen Komisyon; Avrupa Birliği müktesebatına herhangi bir aykırılık görmeyerek oy çokluğuyla kanun teklifini aynen kabul etmiştir.

AB ile “uyum” konusunda bu kadar isteklisiniz, o halde neden bu değişiklik için 2005 yılından itibaren 2008 yılının Nisan ayına kadar Milletvekili Veysi Kaynak’ın kanun teklifini beklediniz…Veya 2007 yılında Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın kanun teklifini neden gündeme almadınız?

Görüşümüze göre yanıt açık. Hükümet bir tasarı sunamadı. Şırnak Milletvekili TCK’nin 301 inci maddesinin kaldırılmasından yana kanun teklifi verdiği için teklifin görüşülmesine dahi yanaşılmadan, kanun teklifinin Komisyonda bekletilmesi tercih edildi.

2004 yılında açıklanan İlerleme Raporunda Türk Ceza Kanununun ne kadar iyi bir kanun olduğuna dair tespitlerine karşı eleştirimizi saklı tutarak; Meclis Avrupa Birliği Uyum Komisyonu’nun bu raporuna göre anımsatma yapmakta yarar vardır.

Sözü edilen 2006 yılı İlerleme Raporunda TCK 301. madde için ne denilmişti?

Türkiye 2006 İlerleme Raporunda (8 Kasım 2006) “Yargı Sistemi” bölümünde yeni Türk Ceza Kanunu vardı. Türk makamlarının yeni Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza İnfaz Kanununun 2005’de yürürlüğe girmesini takiben bu kanunların uygulanmasına odaklandıklarını, bu bağlamda, Adalet Bakanlığının 2006 Ocak ayında mevcut tüm genelgeleri güncelleştirdiğine değinilmişti. Devamında ise; “Ancak, bazı hususların ele alınması gerekliliği devam etmektedir. Başta 301. madde olmak üzere Ceza Kanununun bazı maddeleri şiddet içermeyen görüşlerin ifadesini sınırlamak amacıyla kullanılmıştır. ……Bazı davalar, yargının kanunları yorumlama konusunda yeknesaklık içinde olmadığını göstermiştir.” denilmişti.

Yine İlerleme Raporunun “(Basın dahil) ifade özgürlüğü” bölümünde yer alan Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesi hakkındaki bölüm aynen şöyledir:

“Ancak, şiddet içermeyen görüşlerin ifadesi hususunda yeni Ceza Kanununun bazı hükümlerine dayanılarak başlatılan kovuşturmalar ve mahkeme kararları ciddi endişe kaynağı olup, ülkede bir oto-sansür ortamının doğmasına yol açabilir. Bu, bilhassa “Türklüğe, Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurum ve kuruluşlarına hakareti” cezalandıran 301 sayılı madde için geçerlidir. Söz konusu madde, her ne kadar eleştiri amaçlı düşünce ifade etmenin suç teşkil etmediğine ilişkin bir hüküm içerse de, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve insan hakları savunucuları hakkında kovuşturma amacıyla sıklıkla kullanılmıştır. Temmuz ayında, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu, 301. madde hususunda kısıtlayıcı bir içtihat geliştirmiştir. Mahkeme, gazeteci Hrant Dink için hükmedilen ertelenmiş 6 ay hapis cezasını onamıştır. Bu karar, Dink’in Ermeni kimliğine ilişkin yazdığı bir dizi makalede TCK’nin 301. maddesi uyarınca “Türklüğe” hakaret etmiş olmasına dayandırılmıştır. 301. madde ilgili Avrupa standartlarıyla uyumlu hale getirilmelidir. Aynı durum kovuşturmaya neden olan Ceza Kanununun şiddet içermeyen düşüncelerin ifade edilmesi ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer hükümleri için de geçerlidir. Terörle Mücadele Kanununun ifade özgürlüğü üzerindeki potansiyel etkisi endişe uyandırmaktadır.”

Ancak bilinmesinde yarar vardır. Türkiye’nin 2007-2013 yıllarını kapsayan AB Müktesebatına Uyum Programı çerçevesinde “Yargı ve Temel Haklar” ile “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” başlıkları altındaki müzakere fasıllarında 2007-2009 yılları arasında çıkarılmasında yarar görülen yasalar bakımından Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesinin değişikliği konusunda bir başlık konmamıştır ve yoktur.

Hükümetin AB Müktesebatına Uyum Programında, 2007-2013 yılları arasında 301 inci maddenin ve TCK’nin şiddet içermeyen düşüncelerin ifade edilmesi ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer hükümlerin değişmesi konusunda bir programı yoktur. Belki, bu konularda sorun çıkarsa veya ünlü kişiler yargılanmaya veya kendi adamları hakkında davalar açılırsa belki Uyum Programına alabilirler.

TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, ifade özgürlüğü konusunda AKP hükümeti gibi…Hükümet de onun gibi. Dün inandırıcı değillerdi. AB ile “uyum” çok umurlarında da değildi... Önemsiyorlar(mış) gibi yapıyorlardı...Bilinenleri tekrarlamakla yetinmişlerdi. Bu gün unuttukları İlerleme Raporlarına atıf yaparak unutmak istediklerini anımsıyorlar. AB ile Hükümet değil ama; Hükümetle, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu sadece kendi aralarında uyum içinde…

Etiketler: , , , ,




YENİ BİR YASAKLAMA DAHA: Google GRUPLAR

Google Gruplar ana sayfasına gidildiğinde bu akşam itibarıyla görünen manzara aynen şöyle:

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

Access to this site has been suspended with decision of Court.

5 dakika önce şöyle gözüküyordu:
Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.
T.C. Silivri 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 14.03.2008 tarih ve 2008/15 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.
Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2008/15

Etiketler: ,




SİYASİ PARTİNİN ODAK OLMASI - Av. Fikret İLKİZ, 18.03.2008

İfade özgürlüğü demokrasinin kurucu unsuru ve olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler, örgütlenme hakkı yanında ve düşüncelerin toplu olarak ifade edilmesi özgürlüğü hakkına sahiptir. Ayrımcılık, düşmanlık, ırksal yahut dinsel nefret savunuculuğu yasaktır. Bu nedenle yasalarla yasak konabilir. Siyasi partilerin örgütlenme ve ifade özgürlüğü hakkı demokrasilerde bir bütündür. Demokrasilerin bünyesinde her zaman için bir var olduğu kabul edilen “risk”i ortadan kaldırmak amacıyla demokrasilerin de kendini savunma hakkı olduğu kabul edilir.


SİYASİ PARTİ EYLEMLERİNDE NE YASAKTIR?


Laiklik ilkesinin korunması için Anayasaya göre din istismarı yasaktır. Esasen Anayasanın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasına göre; siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Anayasanın 69 uncu maddesine göre; bir siyasi partinin Anayasanın 68. maddesinde açıklanan aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir “odak” haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

SİYASİ PARTİNİN “ODAK” OLMA HALİ NEDİR?

Acaba bir siyasi partinin yasaklanan fiiller için “odak” olma hali nedir?

3.10.2001 tarihinde yapılan değişiklikle Anayasanın 69 uncu maddesinde “odak” olma haline açıklık getirilmiştir. Bir siyasi parti, sayılan bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya TBMM’deki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

HAKLAR VE SORUMLULUKLAR

Bireylerin ifade özgürlüğü ile siyasi partilerin örgütlenmiş olarak ifade özgürlüğü kavramları toplum yaşamında farklı etkilere sahiptir. Herkes ifade özgürlüğü hakkını kullanırken görev ve sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir. Böylece hakkın kötüye kullanılması önlenir. O zaman bireyler için var olan görev ve sorumlulukla hareket etme zorunluluğu, siyasi partiler için hukuken öngörülebilir ve Anayasada buna göre bir düzenleme yapılabilir. Siyasi partiler de bu hak ve özgürlükleri kullanırken bireylere göre daha ağır görev ve sorumluluk bilinci ile hareket etmek zorundadırlar.

İspanya’da kendi öznel koşullarında HB (Henri Batassuna) partisinin yöneticilerinden 23’ü hakkında 7 yıl ağır hapis cezası verildi ve yöneticileri tutuklandı. Parti hakkında İspanya Yüksek Mahkemesi herhangi bir kapatma kararı vermedi. Bu durumda parti yöneticileri ayrılıkçı terör örgütü ETA’ ya olan yardımları ve ETA nın terörünü destekledikleri için böyle bir cezaya çarptırıldılar. Bir başka çözümle İspanya da parti kapatılmadı ama parti yöneticileri ağır hapis cezalarına çarptırılmakla parti kapatılmadan “karartılmış” oldu.

Türkiye’de de örneğin laiklik ilkesine aykırı bir düşüncenin herhangi bir birey tarafından ifade edilmesiyle bir partinin laiklik karşıtı bir düşünceyi kendi faaliyet amacı olarak açıklaması ve parti üyelerinin de bu yolda yoğun eylemlerde bulunması arasında büyük farklılıklar vardır.

Laiklik ilkesine ve özellikle din istismarı yasağına aykırı bir düşünce açıklamasının bir siyasal partinin lideri veya parti üst mercileri tarafından faaliyet amacı olarak belirlenmesi, doğaldır ki o ülkenin laik rejimi bakımından, bireysel düşünce açıklamasına göre çok daha yakın bir tehlike oluşturur. Bu nedenle örgütlü düşünce açıklamasının tehlikenin boyutuna göre bireysel düşünce açıklamasından daha da farklı yaptırımlara bağlanması da doğal karşılanmalıdır.

TBKP KAPATMA KARARINDAKİ İLKELERİN ÖNEMİ

AİHM kararları içinde TBKP davası hakkındaki karar çok önemlidir Anayasa Mahkemesi Türkiye Birleşik Komünist Partisini kapatmış, AİHM ise partinin kapatılması kararının Sözleşmenin 11.maddesinde düzenlenen “örgütlenme hakkının” ihlali olduğuna karar vermişti. Mahkemeye göre tüm bireyler için geçerli olan temel hak ve özgürlükler siyasi partiler bakımından çok daha önemlidir ve daha titizlikle korunmalıdır. Bu dahi yeterli değildir…Mahkemeye göre siyasal partinin kurulduktan sonra siyasal etkinliklerini özgürce yürütmelidir ve güvence altında olmalıdır. AİHS 11.maddede yazılı bulunan örgütlenme özgürlüğü kağıt üzerinde kalmamalıdır. Yaşama geçmeli ve yasalar faaliyetinin güvencesi olacak biçimde düzenlenmelidir. Hukuk sistemini her devlet buna göre kurmalıdır.

Yine AİHM’ne göre; koşulları varsa ulusal yargı organları siyasi partilerin kapatılmasına karar verebilecektir.

Bir siyasi partinin örgütlenme özgürlüğünün kapsamından taşması, etkinlikleri için konulan sınırların dışına çıkması ve özellikle demokratik toplumların temel güvencesi olan çoğulcu demokrasiyi yok etmeye yönelmesi durumunda kapatılma yaptırımı ile karşılaşması kaçınılmaz olmaktadır.

ANAYASA VE AİHM REFAH PARTİSİ KARARI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 13 Şubat 2003 tarihli kararı ile Refah Partisi ve Diğerleri – Türkiye Davası’nda (Başvuru no: 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98) Refah Partisi'nin şeriata dayalı bir düzen kurma isteğinin, yöneticilerinin cihat ve şiddet çağrıları ile çok taraflı hukuk sistemi önerilerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu kabul etti.

Büyük Daire böylece 31 Temmuz 2001 tarihinde aynı yönde karar veren AİHM’nin Üçüncü Dairesinin RP’nin kapatılması ve yöneticilerine siyaset yasağı konulmasının Sözleşmeye uygun olduğuna karar veren hükmünü de onamış oldu.

AİHM’nin RP’nin kapatılmasıyla ilgili Anayasa Mahkemesinin 16.1.1998 günlü, Esas 1977/1 (Siyasi Parti Kapatma) ve 1998/1 sayılı kararının (AİHS) uyumlu olduğu sonucuna varılması kararına itiraz eden ve mahkemede Türkiye’den şikayetçi olan Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal, davayı AİHM'nin temyiz organı olarak nitelenebilecek Büyük Daire'ye götürmüştü.

AİHM'nin 3 üncü Dairesinin kararına yapılan itirazı inceleyen Büyük Daire, başvurucuların AİHS’nin düşünce ve ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu ve örgütlenme hakkını güvence altına alan 11 inci maddesi gereğince hak ihlali bulunduğu iddiasını ve 3 Daire kararının kaldırılması isteğini reddetmiş oldu.


“LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI FİİLLERİN ODAĞI” OLMAK

Büyük Daire kararında yazılı olduğu üzere Refah Partisi 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde yaklaşık %22 ve 3 Kasım 1996 yerel seçimlerinde de %35 civarında oy almış bir partidir. 1995 genel seçimleriyle Refah, 158 milletvekili ile, 450 sandalyeli TBMM’nin en büyük partisi haline gelmiştir. 28 Haziran 1996 tarihinde, Refah partisi Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurarak iktidara gelmiştir.

21 Mayıs 1997 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olduğu gerekçesiyle Refah’ın kapatılmasını talep etmiştir. Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998 tarihinde “laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle Refah partisinin kapatılmasına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, laikliğin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kaydetmiştir. Türkiye’de, laiklik ilkesi, tarihi deneyimler ve İslam’ın bazı özellikleri nedeniyle Anayasa tarafından korunmaktadır. Şeriat kuralları demokratik rejimle uyumsuzdur. Laiklik ilkesi, Devleti, belirli bir dine veya inanca yönelik tercih yapmaktan alıkoyar ve vatandaşların vicdan özgürlüğüyle kanun önünde eşitliğini sağlar.

Anayasa Mahkemesi, demokratik düzene son vermeye yönelik eylemler içerisinde olan ve ifade özgürlüğünü bu amacı gerçekleştirmek için çağrıda bulunmak amacıyla kullanan bir siyasi partinin, Anayasaya ve insan haklarını korumaya yönelik uluslar üstü kurallar uyarınca, kapatılması gerektiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, ayrıca Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik’in milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermiştir. Mahkeme, bu kişilerin, eylemleriyle ve beyanlarıyla Refah partisinin kapatılmasına yol açtığını ve bu kişilerin, beş yıl süreyle, siyasi parti kurucu üyesi, üyesi, genel başkanı veya denetçisi olamayacağını hükme bağlamıştır.

Anayasa Mahkemesi üyeleri Hakim Haşim Kılıç ve Sacit Adalı muhalefet şerhi yazarak Refah’ın kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve AİHM’sinin parti kapatılmasına ilişkin içtihatlarına uygun olmadığını belirtmişlerdir. Yargıçlar, şiddet kullanımını savunmayan siyasi partilerin siyasi yaşamda yer alabilmelerini ve çoğulcu bir sistemde, rahatsız edici ve hatta sarsıcı fikirlerin tartışılabilmesi gerektiğini savunmuştur. Anayasa Mahkemesi kararı, 22 Şubat 1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
“Kapatma nedeniyle” AİHM’ne başvuranlar, Refah Partisinin kapatılmasının ve liderleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal’ın başka bir partide benzer bir görev almalarının yasaklanmasıyla Sözleşmenin 11. maddesiyle teminat altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucular ayrıca Sözleşmenin 10 uncu maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü ve diğer bazı maddelerinin de ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başvurunun özü 11. maddenin ihlali iddiasıdır.

Bu davada Mahkeme, iç hukuka ilişkin uyuşmazlığın, bir siyasi partinin faaliyetlerinin anayasallığıyla ilgili olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin yetki alanına giren parti kapatılması davasında böyle bir müdahalenin “yasayla öngörülüp görülmediğine” ilişkin sorunla doğrudan ilgili olan yazılı hukuk metninin Türk Anayasası olduğunun altını çizmiştir. Sonuç olarak müdahalenin "kanunla öngörülmüş" olduğu kabul edilmiştir.

AİHM’si laiklik ilkesinin Türkiye'deki demokratik sistem açısından taşıdığı önemi dikkate almış Partinin kapatılmasıyla, Sözleşmenin 11. maddesinde sayılan meşru amaçlardan birkaçının –ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kargaşa ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması- amaçlandığını kabul etmiştir.

SONUÇ YERİNE

Türkiye kendi deneyimleri içinde; siyasi parti kapatılmasını kural olarak demokrasilerde başvurulacak yolların en sonuncusu olduğunu benimsemiştir.

Türkiye’de siyasi partilerin kapatılmalarının zorlaştırılmasının nedeni demokrasinin korunması içindir. Bu bakımdan partilerin kapatılmasında yasak eylemlerin “odak” olma hali için sayılan nedenlerin varlığı ciddi ve kanıtlanabilir kanıtlara dayanmalıdır. Aksine durum, demokrasiye aykırılıktır.

Etiketler: , , ,




This page is powered by Blogger. Isn't yours?